 Farklı projelere imza atan iki isim, Tan Tunçağ ve Deniz Cuylan. Portecho, yeni numaraları. Elec-trip etiketli ilk albümleri “Undertone” ise son dönemin en iddialı kayıtlarından biri. Yapılan müziği kelimelerle anlatmaya çalışmak karın ağrısı nedeni. Albüm tanıtım dosyasındaki cümleyle “Undertone”, ‘Sınırların çok ötesinde bir albüm’. “Hangi sınır, ötesi neresi?” konularına girildiğinde ise ikili gayet rahat. Belli bir müzik türünün ya da janrın sınırları içine dahil olmayan bir iş yapıyorlar. Bu nedenle elektro-akustik, yapılan işi tanımlamaya yeterli olmuyor. İkili, performanslar konusunda stüdyo kaydından daha da iddialı. Video destekli sahneleriyle seyirciye, “biraz elimizdesiniz!” diyen ikili, ukalalığın zekayla birleştiği ince çizgi üzerinde koşuyor. Denge sorunu yaşadıkları da pek söylenemez. Temiz bir kayıt, etkili vokaller, doğru düzenlemeler, her ne kadar ikiliyi o kadar da tatmin etmese de, doyurucu melodiler ve müziği tamamlayan, beklemediğiniz bir anda sertleşebilen elektronik alt yapılar… Tüm bunların toplamında kırılgan bir dünya yaratan tanıdık bir müzik. Dans ederken hüzünleneceğiniz aklınıza gelmiş miydi? “Undertone”un yaptığı tam olarak bu. Sıradaki albümün anahtar kelimesiyse ‘sert’ ve önünde bir de ‘daha’ nitelemesi taşıyor. Bu arada bir de film müziği yapıyorlar ama bunu konuşmaya vakit kalmadan röportaj sona eriyor. bstp: En baştan başlayabiliriz? Deniz Cuylan: Aslında müzikten önce kayıt yapmak ilgimi çekiyordu. Herhangi bir zamanı kayıt yapılan bir medyaya mühürlemek beni çok heyecanlandırıyordu. Küçük bir teybim vardı, kayıtlar yapardım. Şarkı söylerdim ve onu çalarken ikinci bir teybe tekrar kaydeder, iki kanala çıkarırdım. Böylece iki teyple üç ya da dört kanal kaydederdim. Tan Tunçağ: Ben de yapardım onu. İlk kaydettiğin iğrenç olur bir süre sonra. Deniz: İlk kayıt gürültüye dönüşmeye başlıyor çünkü. Bu arada gitar başladı ama müzikte profesyonelleşmek gibi bir hayalim yoktu. İstediğim sürekli üretim halinde olmaktı ve müzik yolu kendiliğinden ortaya çıktı. Tan: Benim annemle babam TRT’ci. Hülya ve Ümit Tunçağ’ın oğluyum ve dolayısıyla evde sürekli caz ve rock dinleyerek büyüdüm. Kuzenim çok yetenekli bir çocuktu ve onunla birlikte beste yapmaya başlamıştık 14 yaşında falan. O zamanlar daha new age ilgimi çekiyordu. Yanlış hatırlamıyorsam ilk Commodore’da yapıyorduk müzikleri, bırak Amiga’yı. Sonra da gitar geldi. Deniz: Yani ilk elektronik müzikle başladın. Tan: Tabii, sonra rock’a geçtim. 15-16’lı yaşlarda hayatımıza Megadeath ve Slayer girdi ama parçalarımız daha indie tarzındaydı. Hiçbir zaman o kadar sertleşmedik. Deniz: Benim ciddi bir metalci geçmişim vardır. Dikenli tasmalar, zincirler, kemerler… bstp: Sonrasında? Deniz: Maya isminde bir grubum vardı. 2003’te Ada Müzik’ten “Telecine” isimli bir albüm yayınladık. “Undertone”da olduğu gibi o albümün de konsept bütünlüğü vardı. ‘Olmayan filmin müzikleri’ adı altında toplanan parçalar yapmıştık. Sonra konserler oldu. Tan’la tanışmamız da konserler sonrası yapılan bir Açık Radyo röportajı sırasında gerçekleşti. Tan: Radio Days’de. Bir de her ikimizin de Portecho öncesi ve sonrasında devam eden farklı farklı projelerimiz var. Deniz: Sarp Keskiner’le çalışmalarım sürüyor. Ali Rıza Şahenk’le birlikte Fat Lab isminde bir stüdyo kurduk ve bu ortaklık devam ediyor. Bunun dışında İsveç’te sürmekte olan bir albüm projesi var. bstp: Play, değil mi? Deniz: Evet. Stockholm’de yaşayan perküsyoncu Hakan Reskala ile beraber yaptığımız bir proje. İsveçli bir vokalistimiz var. Maya döneminden itibaren Kuzey cazına ilgim vardı ve Stockholm’e gidip bir proje yapmak çok istiyordum, Hakan’da hazır oradayken yapalım dedik. Ortaya perküsyon ağırlıklı ve vokalin özellikle çok yukarıda tutulduğu bir kayıt çıktı. Minimal elektronikler şeklinde süren melodik/etnik/elektronik diyebiliriz. bstp: Portecho süreci nasıl başladı? Tan: Phonem Festivali’nin bir basın toplantısı olmuştu. İKSV, organizasyon için benden bir proje istedi. Ben de Radio Days olarak tek başıma çıkıp çalmaktan sıkılmıştım. Tatmin etmemeye başlamıştı ve Deniz’e ‘Gel benim parçalara remiks yap ya da yeniden düzenle’ dedim. Sonuçta benim çaldığım beş parçayı hemen sonrasında Deniz’in versiyonlarıyla çalmaya başladık ve buna da re-work dedik. Ortaya iyi bir şey çıktı ve eklenen yeni parçalarla Portecho oluştu. bstp: Birlikte müzik yapmak sıkıntı yarattı mı? Tan: Tanıştıktan sonra bir yıl boyunca garip bir şekilde birlikte hiç müzik yapmadık. Birbirimizin müzikleri hakkında her zaman konuşurduk, eleştirirdik ama birlikte bir şeyler yapalım fikrine hiç yanaşmadık. İkimiz de kendi projeleri olan besteciler olduğumuzdan ego problemi ortaya çıkabilirdi. Sanırım bundan korktuk ama hiç öyle olmadı. Portecho’da bir an bile bir konuda anlaşamadığımız olmadı çünkü her öneriyi deniyoruz. Son noktada zaten denemenin hiçbir zararı yok. Bilgisayar teknolojisi insana rahat bir çalışma ortamı veriyor. En kötü ihtimalle Ctrl+Z yani. Deniz: Bir de öncesinde farklı işlere imza atmış olmamız egolarımızı yontmamızı ve ‘nasıl bir grup içinde varolunur’un ip uçlarını kolaylıkla bulmamızı sağladı. bstp: Grubun ismine nasıl karar verdiniz? Deniz: Tamamen raslantı. İsim arıyorduk ve önceki isim Absent-Minded Prospector’dü. Tan: Dalgın Madenci. JJ Deniz: Daha akılda kalıcı bir isim bulmalıydık. Kelimeler üzerinden gittik. Hangi kelimeleri seviyoruz, nasıl bir araya getirebiliriz, diye konuşurken Port ve Echo ikilisi ağzımızda dönmeye başladı, biz de onları yan yana getirdik. Fonetik olarak hoşumuza gitti. bstp: Elec-trip’le çalışma kararı nasıl alındı? Tan: Albümün prodüktörü Oğuz Kaplangı ile Akademi İstanbul’da hocalık yaptığım dönemden tanışıyorduk. Deniz: Maya’nın albümü çıkmadan önce de Oğuz’la görüşmüştük. Bir şekilde Oğuz’la her ikimizin de bir iş yapacağımız kesindi. Albüm yapmanın ötesinde sürekli fikirlerini alıyorduk. O, genelde Portecho’ya fikirleriyle yön verirdi. Bizi kendi müziğimizi yapmaya zorladı. İkimiz de kolaylıkla eskilere takılıp kalabilirdik. Prodüktörlüğün yanı sıra albümün mix ve mastering’ini yapan kişi de Oğuz. bstp: Elec-trip’le çalışmanın artı ve eksileri oldu mu? Deniz: En büyük artısı, Portecho’nun müziğini içinde olmayan öğelerle besleyip başka bir paket haline getirmeye çalışmadılar. Bu label-müzisyen ilişkisi açısından çok büyük bir artıdır. Eğer label’da ‘Arkadaşlar, buraya darbukalar, klarnetler ekleyip şöyle patlatacağız.’ yaklaşımı varsa müzisyen label’dan hızla uzaklaşmalı çünkü bu şekilde bir yere gelinemiyor. Tan: Albüm konusunda içimiz çok rahat, en ince ayrıntılarıyla tek tek uğraştık. Şu anda karşında elimizde kahvelerle kaykılıyoruz ama çok sancılı dönemler atlattık. Hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadık. Deniz: Albüme ismini veren ‘Undertone’ isimli şarkı, son ana kadar bizim yaptığımız versiyonuyla albüm içerisinde yer alacaktı ama hep ufak şüphelerimiz vardı. “Düzeltebilir miyiz?” diye düşündük ve sonunda tamamen atmaya karar verdik. Tan: Sadece remix’i var. Deniz: Müziğimiz zaman içerisinde değişebilir, iki yıl sonra baktığımızda “şu parçada şu sesleri kullanmasaydık” diyebiliriz ama albüm bitip de çıktıktan sonra hayatının o dönemini kapatmış oluyorsun. bstp: Birinizin İngiltere diğerinizin İsveç bağlantısı var ve albüm İngilizce. Hiç aklınıza oralardan bir label’la çalışmak gelmedi mi? Tan: Tabii ki geldi ama bu problemli bir konu; bunu yapabilmek için orada yaşamak zorundasınız. Bu yaştan sonra İngiltere’ye taşınıp Burger King’de çalışmaya başlamamız söz konusu değil. İkincisi, legal olarak bunu yapabilmek çok büyük sıkıntı. AB vatandaşı olmadan, Türk pasaportuyla neredeyse imkansız. Ayrıca Kültür Bakanlığı izni gerekiyor. Bu izni alabilmek içinde Türkiye’de rüştünü ispatlamış olmalısın ya da gidip orada İngiliz bir kız bulup evlenebilirsin. Deniz: Bir de tabii bizim kafamızda ‘Öteki’ler ve ‘Biz’ gibi nosyonlar yok, ki bu gerçekten gurur duymamız gereken bir durum. Bu kavramlar Avrupalıların kafasına fena halde yerleşmiş durumda. Bu yüzden orada bir şeyler yapmak kolay değil. Tan: Gel gör ki Avrupa’da varolmak bu noktada imkansız değil. Şu anda yapmaya çalıştığımız tam da bu. Elec-trip’in yurtdışı dağıtım olanağı var. Az önce bir mail geldi. Almanya, Avusturya ve İsviçre’de iki aya kadar albümün çıkma durumu söz konusu. Bunun ötesinde yurtdışında bir plak şirketine albümünüzü lisanslayabiliyorsunuz. O aşamada plak şirketi sizi kendi sanatçısı gibi görmeye başlıyor ve promosyonunu da yapıyor. bstp: Özellikle son dönemde piyasa çok hareketli. Yaptığınız işin arada kaynaması endişesini taşıyor musunuz? Deniz: Elinizde iyi bir iş varsa mutlaka hakettiği yeri buluyor. Biraz rahat ve sakin olmak lazım. İyi olan hiçbir şey arada kaynamıyor, biraz zaman gerektiriyor belki. İstanbul Stockholm’den çok daha büyük bir yer, dolayısıyla İstanbul’da güçlü olmak Stockholm’de güçlü olmaktan daha gurur verici bir şey. bstp: Albümdeki sözler İngilizce. Neden İngilizce tercih ettiniz? Tan: Bir tercih değil. Radio Days’de İngilizce bir projeydi. Kendi adıma söz yazarı olarak İngilizce’ye daha hakimim. Deniz’in Maya projesinde de İngilizce bir parça vardı. Müzikle birlikte kendiliğinden gelen bir durum oldu. Bunun bir şeylere özenmek ya da Avrupa’yı hedeflemek gibi nedenleri yok. Müziği yazmaya başladığınızda ‘Avrupa’da da satsın’ı pek düşünmüyorsunuz. Deniz: Bu arada albümde bir de Almanca parça var. Tan: Bir tane de Fransızca parça yapacaktık, unutmuşuz. Deniz: Bu arada her ikimizin de ayrı ayrı Türkçe devam eden projelerimiz var. bstp: Portecho için de “bir proje grubudur” diyebilir miyiz? Tan: Yoo, bence Portecho hep devam edecek. bstp: Albümü dinlerken dans ediyorum evet ama bir yandan hüzünleniyorum da. Kafam karışıyor. Sizce neden böyle oluyor sizi Portecho’yu dinlerken? Tan: İkimizden de çocuğa geçen bir şey bu. Önceki projelerimizde de aynı sinematik-dramatik tat vardı. Zira ben tiyatro mezunuyum zaten. Drama benim diğer adım. (Gülüyor.) Bunu başlık yapma sakın! Deniz: Kontrastlardan çok hoşlanıyoruz. Müziğimizi dinleyen ve analiz eden biri bunu rahatlıkla yakalayabilir. Çok sakin bir alt yapı yazdıysak üzerine koyduğumuz solo çok sert oluyor. İçimizde varolan tüm duyguları yaptığımız işe kanalize etmeye çalışıyoruz. Çok ürettiğimiz için pek net insanlar değiliz. Ruh haliniz günden güne değişince bu yaptığınız parçayı da etkiliyor. Kendi kafa karışıklıklarımız her parçaya farklı öğelerle katılıyor. O yüzden bizim de kafamız karışıyor açıkçası kendi müziklerimizi dinlerken. bstp: Bu albümde bir sonrakine gönderme olabilecek, ipuçları verebilecek bir parça var mı? Deniz: Sonraki albümle ilgili bugün üstüne konuştuğumuz ve düşündüğümüz konuları söyleyelim mi? Tan: Söyleyelim. Albümün içindeki bir parçadan çok, önümüzdeki günlerde sahnede davul ve basla dört kişilik olacak performanslarımız daha çok ipucu verecektir. Sahnede dört kişi çaldığımız zaman hepimiz delirmiş gibi hareket ediyoruz. Biraz daha endüstriyel. Gerçek davul kullanmayı düşünüyoruz ama dikkatli olmak lazım çünkü davul, house’a da çekebilir müziği ve bunu pek istemiyoruz. Bundan sonrasında öncelikle melodinin kendisinin güçlü olduğundan emin olmak istiyoruz. Stil olarak ikinci kayıt bu albüme göre daha sert olacak. Deniz: Kendi müziğinizi oluşturan elemanları giderek daha da keskinleştirmek zorundasınız. Müziğimizdeki ucu açık bazı unsurların ikinci albümde çok daha keskin olacağını söyleyebiliriz. Basatap'tan alıntıdır... |